Kitap Derlemesi: Incognito – Beynin Gizli Hayatı

“Incognito” kelimesi benim gibi otelcilerin aşina olduğu bir söylemdir. Otelde konaklayıp türlü nedenlerle isminin gizlenmesini isteyen misafirler, sisteme “incognito” diye işlenir. Köken olarak Latinceye dayanan İtalyanca kelime, özünde “bilinmeyen, meçhul” demek olsa bile “gizlenmiş kimlik” olarak çevrilebilir. Peki bir nörobilimci insan beyni ilgili bir kitaba neden Incognito adını verir derseniz, açıklaması kitabın içinde. “işin gerçeği, koskoca bir soru işaretleri tarlasına bakmakta olduğumuzdur ve göz alabildiğine uzanan bir tarladır bu.”. Bu yazı ile David Eagleman‘ın yazdığı bu kitaptan bana kalanları derleyeyim.

 

Kendimizle aramızdaki fark, bir başkasıyla aramızdaki fark kadar büyüktür. Montaigne

İnsan beyni ile ilgili en kesin bilinen şey 1.200-1.500 kilogram arasında değiştiğinin, içeriğinin büyük çoğunluğu su, yağdan oluşan açık pembe bir organ olduğu. Yazar bu noktada manasız mutluluk verici bir paragraf ile yüreklerimize su serpiyor. “Kafatasınızın içindeki pembe jöle kıvamlı, ortalama 1400 gramlık organ, aslında alışık olmadığımız türden bir bilgisayarımsal malzemedir. Kendi kendini yapılandırabilen minyatür ölçekli parçalardan oluşan bu malzeme, inşa etmeyi düşlediğimiz ya da düşleyebileceğimiz her şeyi rahatlıkla geride bırakacak özelliktedir. Bu nedenle kendinizi tembel ya da kalın kafalı hissettiğiniz zamanlarda, aslında gezegendeki en çalışkan ve parlak nesne olduğunuzu düşünüp moralinizi yükseltebilirsiniz.

Ama bu mutluluk uzun sürmüyor. Bir başka paragrafında da; “…. siz de az buz tuhaf bir gazete okuru sayılmazsınız. Başlığı okur ve sanki sizden çıkmış gibi söz konusu düşünceden kendinize pay çıkarırsınız. Neşeyle “Aklıma bir şey geldi.” diye böbürlendiğinizde beyniniz aslında muazzam bir iş çıkarmış ve bu deha anınıza hazırlamıştır oysa sizi. Sahne arkasından çıkarıp da ortaya sunduğunuz bir bilgi, nöral devrelerinizin bu bilgi üzerinde saatler, günler, belki de yıllar öncesinden başladığı çalışmanın, onu pekiştirip sürekli olarak denediği yeni kombinasyonların ürünüdür. Ancak siz, sahne arkasında gözlenmiş bu muazzam düzeneğin üzerinde bile durmadan, sonucu rahatlıkla kendinize yontarsınız.” diyor.

 

Beyin, bilinç/bilinç dışı, benlik kelimelerini içeren bir kitap yazıp da O’nu anmamak olmaz tabi.

“Freud’un hem akıl hocası hem de yakın arkadaşı Josef Breuer, isteri hastalarına yardımcı olmakta başarılı görünen bir strateji geliştirdi: hastalardan belirtilerin ilk ortaya çıkışı hakkında kısıtsızca, özgürce konuşmalarını istemek. Freud bu stratejiyi başka nevrozlara da uygulayarak, fobi, isterik felç, bazı paranoyalar gibi rahatsızlıkların gizli köklerinin, gömülü kalmış travmatik deneyimler olduğunu ileri sürdü. Ona göre bu tür sorunlar hastanın bilincinden saklanmayı başarsa da bilinçaltından kaçamıyordu. Çözüm ise sorunları bilinç düzeyine çıkarıp hastanın bunlarla hem duygusal hem de entelektüel açıdan yüzleşmesini sağlamak ve sonunda altta yakan sıkıntıları, birer nevroz kaynağı olma gücünden etmekti. İzleyen yüzyıllarda psikanalizin temelini oluşturan yaklaşım, bu olacaktı.”

 

Beynin manipülasyona ne kadar yatkın olduğunu ve duyusal değiş tokuşları incelediği bölümde ise yazar konuyu birkaç örnekle netleştiriyor.

“Beyniniz vücudunuzun hareketlerini yorumlar ve bu bağlamda öyküler kurgular. Psikologlar, bir şey okurken bir yandan da bir kalemi dişlerinizin arasında tutarsanız, okuduğunuz şeyi daha komik bulduğunuzu keşfetmişlerdir. Bunun nedeni, beynin yorumunun yüzünüzdeki gülümsemede etkilenmesidir. Kambur durmak yerine dik oturursanız, kendinizi daha mutlu hissedersiniz. Beyniniz, ağız ve omurganızın yaptığı bu hareketlerin, sizin neşenizden kaynaklandığını varsayar.

“Rus psikolog Alfred Yarbus, bir göz izleme cihazı kullanarak insanların Beklenmedik Ziyaretçi tablosunda nerelere baktığını analiz etmiştir. Bunun için de bir kişi ile altı kayıt yapmıştır. 1. Serbest inceleme, 2. Ailenin maddi durumunu tahmin etme, 3. Kişilerin yaşlarını tahmin etme, 4. Beklenmedik Ziyaretçi gelmeden önce ailenin ne yaptığını tahmin etmek, 5. Kişilerin üzerindeki giysileri hatırlamak, 6. Beklenmedik Ziyaretçinin aileden ne kadar uzak kaldığını tahmin etmek.”

Elbette her soruda insanlar ayrı ayrı yerlere odaklanmışlardır. “Bu örnekte olduğu gibi insan her şeyi aynı anda görmek zorunda olmadığı gibi, her şeyi depolamak zorunda da değildir, bilmek zorunda olduğu tek şey, aradığı bilgiyi bulmak için nereye yönlenmesi gerektiğidir.”

 

Kitapta ilgi duyduğum bölümlerden biri beynimizin içindeki otomatik pilot tanımlamasıydı.

Öyle ki büyük çoğunluğu bilincimiz dışı çalışan iç mekanizmamız (organlar/hücreler vb.) dışında bir de farkında olmaksızın yaptığımız hareketlere de odaklanıyordu yazar. Akılda kalıcı bir şiir ile süslüyor bu durumu.

“Yaşayıp gidiyordu kırkayak, oldukça mutlu,

Ta ki bir kurbağa gelip de eğlencesine

Sorana dek ona şu soruyu:

“Hangi ayağın, hangisini izliyor, yalvarırım söyle.”

Aklı öyle karıştı ki kırkayağın

Kalakaldı hendekte, pek bir dalgın

Bilemedi nasıl koşacağını, kıpırdayamadı şaşkın.”

Bisiklet/araba kullanmak, futbol oynarken topun nereye düşeceğini hesap ederek pası hangi açı ve şiddetle atacağını bilmek gibi. Böyle anlarda ne yapacağıma odaklanmak yerine vücudumuzun vereceği önceden programlanmış zaten bildiğini yapmasına izin vermek bir püf nokta olabilir.

Duyusal değiş tokuşları ise –ki bu alan yazarın uzmanlık alanı- Erik Weihenmayer örneği ile açıklıyor. 13 yaşında kör olup 33 yaşında Everest’e tırmanan Weihenmayer.

Yapay zekanın içindeki zeka da kitapta işlenmiş ancak farklı bir bakış açısıyla.

“Yapay zeka neden tıkanma noktasına geldi? Nedeni açık: Zeka, üstesinden gelinmesi son derece zor bir problem olduğunu kanıtlamıştır. Mevcut yapay zeka uygulamaları “bir şeyi en iyi şekilde yapan” robotları üretmekteyken, “beklenmedik yaklaşımlarla problem çözümüne akıllıca yaklaşımlar getiren” yani düşünen robotları üretmek için beynin işleyişini ve kendi içinde birbirine rakip olan beyni çözmek gerekli.”

Mesela, “Size çikolatalı pasta konusunda ısrar edildiğini var sayalım. Beyninizin bazı bölümleri size sunulan glikoz için can atarken bazıları da beslenme biçiminizin konusunda endişeleniyor; yani bazı bölümler kısa dönemli kazancı, diğerleriyse uzun dönemli stratejileri ön plana çıkarıyor. Denge duygularınızın yönünde bozuluyor ve pastaya yumulmaya karar veriyorsunuz. Ama bir başka anlaşma karşılığında: Ancak yarın spor salonuna gitmeye söz verirseniz yiyebilirsiniz pastayı. İyi de, kim kiminle pazarlık ediyor? Pazarlığı her iki tarafı da siz değil misiniz?”

 

Pasta örneğinden daha büyük bir olgu ile ilerleyelim: Erdem.

“Erdemli bir kişiden söz ederken kastettiğimiz şey aslında çoğunlukla, onun şeytani duygulara kapılmayan değil, onlara direnç gösterebilen, mücadele dengesinin anlık ödül lehine bozulmaması için uğraş veren bir kişi olduğudur. Bu insanlara değer veririz, çünkü dürtülere yenilmek kolay, onları yok saymak ise o ölçüde zordur.”

Yabancılarla konuşmak, günah çıkarmak ya da en gizli sırlarını bir anda anlatmak öteden beri ilgimi çekmiştir. Yazar bu konuda “Sırrı açığa vurmamanın ana nedeni, bunun olası uzun dönemli sonuçlarına ilişkin duyulan endişedir. Bir dostunuz sizin hakkınızda kötü düşünebilir, sevgiliniz kırılabilir, toplumdan dışlanabilirsiniz. İnsanların sırlarını daha çok yabancılara açması, yaşanacak sonuca dair duydukları endişenin kanıtıdır. Nöral çatışma, böylece herhangi bir bedel ödemeksizin atlatılmış olur. Uçakta karşılaştığınız yabacıların durup dururken kendilerini size yakın hissedip evlilik sorunlarını bütün ayrıntılarıyla anlatmalarının, günah çıkarma kabinlerinin dünyanın en büyük dinlerinden birinde yerinin hala koruyor olmasının nedeni budur.” diyor.

 

İlişkilerinizde kullanabileceğimiz bir ipucu da veriyor Eagleman.

“Siz de mutlaka fark etmiş etmişsinizdir ki, bir sırrı açık etmenin nedeni, genellikle yalnızca açık etmiş olmaktır; yoksa tavsiye istemek değil. Dinleyici, olur da sırla birlikte ortaya dökülen soruna bariz bir çözüm görüp bunu önerme gafletinde bulunursa da, anlatanı öfkelendirmekle kalır yalnızca. Çünkü anlatıcının aslında tek derdi sırrını anlatmaktır. Sırrı anlatmak, başlı başına çözümün ta kendisidir çoğu zaman. Henüz yanıtlanmamış bir soru ise, dinleyicinin neden ille de insan olması gerektiğidir. Bir duvara, kertenkeleye ya da keçiye sırrını anlatmak, ne de olsa çok daha az tatmin edicidir.”

Sır kavramını irdelerken şu nokta çok önemli. “Başımıza gelen travmatik olayları ve içten duygularımızı başkalarıyla tartışmamanın ya da kimseyle paylaşmamanın, anlatacaklarımızın kendisinden “daha zarar verici” olabileceğini unutmayalım.”

 

Kapanışı da açılıştaki soru işaretlerine bağlayalım:

“Beynin “radyo kuramı” olarak nitelendirdiğim bir olgudan söz edeceğim. Farz edin ki bir Kalahari yerlisisiniz ve kumda yürürken bir transistörlü radyoya rastlıyorsunuz. Onu elinize alıyorsunuz, düğmelerini kurcalıyorsunuz ve birden hayrete fark ediyorsunuz ki bu tuhaf küçük kutudan sesler akıyor dışarıya. Eğer meraklı bir kişiliğe ve bilimsel bir zihne sahipseniz ne olup bittiğini anlamaya çalışacak, belki arka kapağı açacak ve küçük bir tel yuvasıyla karşılaşacaksınız.

Diyelim ki seslerin kaynağını bulmak için dikkatle bir bilimsel çalışmaya giriştiniz. Yeşil teli ne zaman çekseniz, seslerin kesildiğini fark ediyorsunuz; teli yeniden bağladığınızda ise yeniden ses gelmeye başlıyor. Birçok kombinasyon deneyerek sonucunda açık bir sonuca varıyorsunuz: Sesler, tümüyle devrenin bütünlüğüne bağlı. Araştırma sonuçlarınız eksik ve sınırlı, çünkü ne radyo dalgaları ne de daha genel olarak elektromanyetik ışınımla ilgili bir şey bir şey biliyorsunuz. Bulmacanın çok büyük bir parçasının eksik olduğunun farkında bile değilsiniz. Beynin bir radyo gibi olduğu iddiasında değilim; yalnızca bunun mümkün olabileceğini söylüyorum. Bilim, bugünkü durumuyla bu söylediklerimi geçersiz kılacak veriye sahip değildir.

“Evren, onu şimdiye kadar düşlemiş olduğumuzdan nasıl daha büyükse, bizler de iç gözlem yoluyla hissettiğimizden daha büyük birer varlığız. Ne inanılmaz, ne şaşırtıcı bir şaheserdir beyin. Ve bizler de ne kadar şanslıyız ki, dikkatimizi ona yoğunlaştırmamamıza olanak sağlatan teknoloji ve iradeye sahip bir neslin üyeleriyiz. Evrende keşfetmiş olduğumuz en harikulade şey bu: Beynimiz, yani ta kendimiz.”